SURİYE GEZİ NOTLARI

Halep_Kalesi 

Başta İbrahim İlkyaz olmak üzere Enstitümüzün değerli büyükleri tarafından organize edilen Suriye gezisini duyunca çok heyecanlandım. Tanıtım broşürünün sonunda Suriye’ye giren İsrail’e giremez yazıyordu. Ancak İsrail’de bize lazım olan yer Kudüs ecdat torunu olarak Mescid-i Aksa’ ya da ne zaman istersek gireriz diyerek bu uyarıyı es geçtim ve geziye katılmaya karar verdim.

Gezimizin hareket noktası Konya idi. Emin başkanımız ile birlikte Ankara’dan hareket edip bizimle aynı güzergâhtan gelen İbrahim başkan ve Kadir Reis ile Konya da buluştuk. Öğlen yemeğimizi doğa harikası olan Torosların ve Çakıt ırmağının kıyısında bir yol lokantasında yedik. Yolda grubun bir kısmını teşkil eden cemaatin lüzumsuz vaaz isteği bertaraf edilerek huzurla yola koyulduk

İnanç ve kültür turizmi olarak planlanan gezinin ilk durağı Tarsus’ta Ashab-ı Kehf yani Yedi Uyurlar mağarası idi. Bu mağaranın Kuran-ı Kerimde Kehf suresindeki olayların anlatıldığı yer olduğuna inanılmaktadır. Tarsus’taki bu mağara Anadolu’da Afşin ve Efesle birlikte Ashab-ı Kehf ait olduğu düşünülen üç mağaradan biridir. Yine yedi uyurlar hem dinimizde hem de Hıristiyanlıkta kutsal sayılmaktadır.

Biz size Ashab- Kehf i en güzel kitap olan Kurandan anlatıp yolumuza devam edelim.

(Kehf Suresi 9-26)9 – Yoksa sen Ashab-ı Kehf’i ve Rakim’i (isimlerinin yazılı bulunduÄŸu taÅŸ kitabeyi) ÅŸaşılacak âyetlerimizden mi sandın? 10 – O gençler maÄŸaraya sığınınca şöyle dediler: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için ÅŸu iÅŸimizden bir kurtuluÅŸ yolu hazırla.” 11 – Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak maÄŸarada onları yıllarca uyuttuk.12 – Sonra da iki gruptan hangisinin, onların maÄŸarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık. 13 – Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. 14 – (Oranın hükümdarı karşısında) ayaÄŸa kalkarak dediler ki: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan baÅŸkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuÅŸmuÅŸ oluruz. 15 – Åžu bizim kavmimiz, Allah’tan baÅŸka ilâh edindiler. Onların ilâh olduÄŸuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? 16 – (İçlerinden biri şöyle demiÅŸti:) “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan baÅŸka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde maÄŸaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size geniÅŸlik versin ve iÅŸinizi rast getirip kolaylaÅŸtırsın.” 17 – Ey Muhammed! Baksaydın güneÅŸin doÄŸduÄŸu zaman maÄŸaranın saÄŸ tarafına yöneldiÄŸini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiÄŸini görürdün. Onlar, maÄŸaranın geniÅŸ bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, iÅŸte o, hakka ulaÅŸmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doÄŸru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.18 – Bir de onları maÄŸarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları saÄŸa sola çevirirdik. Köpekleri de giriÅŸte ön ayaklarını ileri doÄŸru uzatmıştı. EÄŸer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı. 19 – Onları bir mucize olarak uyuttuÄŸumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: “Ne kadar durup kaldınız?” (Kimi) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler. (Kimi de) şöyle dediler: “Ne kadar durduÄŸunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Åžimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla ÅŸehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin.” 20 – “Çünkü ÅŸehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taÅŸlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluÅŸa eremezsiniz.” 21 – Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduÄŸunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceÄŸini bildirmek için, öylece ÅŸehir halkına buldurduk. Onları maÄŸarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir.” Sözlerinde üstün gelen müminler: “Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız.” dediler. 22 – Ashab-ı Kehf’in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kiÅŸidir, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. DiÄŸer bazıları da “Onlar, beÅŸ kiÅŸidir, altıncıları köpekleridir ” diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) “Onlar, yedi kiÅŸidir; sekizincisi köpekleridir” derler. De ki: “Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.” Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaÅŸaya giriÅŸme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir ÅŸey sorma! 23 – Hiçbir ÅŸey için, Allah’ın dilemesi dışında: “Ben yarın onu yapacağım deme” 24 – Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuÄŸun vakit Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doÄŸruya daha yakın olana eriÅŸtirir.” de. 25 – Onlar, maÄŸaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmiÅŸlerdir. 26 – De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.” Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel iÅŸitendir! Onların, O’ndan baÅŸka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

NURİ’DE YİYEMEDİĞİZ KEBAP

Tarsus’tan çıktıktan sonra Adana –Hatay istikametinde yolumuza devam ettik. Tam Hatay’da kebabımızı Nuray hanımın organizasyonu ile Nuri adlı çok meÅŸhur kebapçıda yiyecektik ki nasip olmadı. AkÅŸam yemeÄŸimizi Hatay’da yedik. Lokantacı bile bize abi benim kendi yerim var ama kebabı Nuri de yerim diyince midemin ızdırabı daha da arttı. Kendimi biliyorsam ben mutlak bir kez daha oraya gider kebabı yerim. Yine de güzel olan yemekten sonra Reyhanlı ilçesi yakınlarındaki Cilvegözü sınır kapısından gece yarısı gibi geçiÅŸ yaptık. Sınır kapısının Suriye tarafındaki adı Bab El Hava yani bildiÄŸiniz hava kapısı. Babıali gibi. Ancak modernlik ve hizmet anlayışı olarak bizim kapıdan çok daha iyi durumda. İki sınır kapısı arası yaklaşık 5 km idi.Sınırda rehberimiz Åžadi tura dahil oldu. İyi niyetli sevimli bir Türkmen genci. İşlemlerimiz tamamlandıktan sonra tüm gece yolculuk yaparak Hama ve Humus ÅŸehirlerini geçtik. Sabah kahvaltısını bir yol üstü lokantasında yaptık. Gündüz gözü ile Suriye bize yirmi yıl önceki Türkiye gibi geldi. Gözüm benzin fiyatlarına takıldı. Benzin dünyanın her yerinde olduÄŸu gibi ülkemizden ucuz ancak İran ve Arap ülkeleri kadar da ucuz deÄŸil. Bu sebepten Suriye, İran’dan ucuz fiyata petrol alıp kendi kullanıyor, kendi ürettiÄŸi petrolü ise pahalı fiyattan yurtdışına satıyormuÅŸ. İran’la Suriye yakınlığına ileride tekrar deÄŸineceÄŸiz. Ülkenin petrolden sonra bir geçim kaynağı da tarım. Zeytincilik ileri sayılır. Dünyanın beÅŸinci büyük üreticisi. Yine verimli toprakları var. Humuslu toprak deyiminin Suriye’deki Humus ÅŸehrinden geldiÄŸini de öğreniyoruz. Suriye’nin nüfusu yaklaşık yirmi milyon, yüzölçümü ise 185.180 km. Yani yaklaşık ülkemizin dörtte biri. Resmi din yok. Nüfusun %74′ü Sünni, % 16’sı Åžii Müslüman, % 10′u ise Hıristiyan. Nüfusta Türk oranı %1 deniyor. En ilgi çeken bilgi ise bir erkeÄŸin dört eÅŸ almasının serbest olması. Bu bilgi otobüste tebessümle karşılanıyor en çok tebessüm ve heves edenlerin ismi ise bizde saklı. Her yerde Nusayri olan Esad’ın fotoÄŸrafları ve büstleri var. YolculuÄŸa dönersek sabah Malula kasabası ve Åžam ÅŸehirlerini geçerek Rahip Bahira’nın ÅŸehri Busraya vardık.

PEYGAMBERİMİZLE AYNI MEKÂNDA

Busra kenti başkent Şama 120 km uzaklıkta Ürdün sınırına yakın bir yer. Rahip Bahira`nın Efendimiz`le karşılaşıp O`nun müjdelenen son peygamber olduğunu haber verdiği yer. Bu şehir tarihin kapılarını açıyor ve Bahira`nın ayakta kalmaya çalışan manastırını barındırıyor. Manastırın yakınlarında, Efendimiz`in bulunduğu kervanın konakladığı yere, `devenin çöktüğü yer` anlamına gelen `Cami-i Mebrak En Neka` isimli bir mescit inşa edilmiş. Mescidin beyaz kubbesi hemen dikkat çekiyor. Halka açık bu mescit Suriye`nin inanç turizmi açısından oldukça önemli bir merkezi olmuş. Mescit içinde devenin ayak izi olduğuna inanılan bir de taş var. Bahira’nın manastırı ise bugün daha çok harabe halinde. Bahira aslında basit bir rahip değildir. O dönemde Roma İmparatorluğunun iki önemli başpiskoposluk merkezi vardır. Biri İstanbul, diğeri Busra. Bahira da iki başpiskopostan biridir. Bahira peygamberimizi koruyan bulutu fark ederek kervanın önemli bir yolcusu olduğunu anlar ve kervanı yemeğe davet eder. Ancak peygamber efendimizin amcası Ebu Talip onu yemeğe getirmez. Bahira durumu anlar ve amcasından onu da yemeğe getirmesini ister.Çocuk yaştaki Peygamberimize putların adına soru sorar ve sert bir cevap alır.İki kürek kemiği arasındaki mührü görür ve amcası Ebu Talib’e bu çocuğu Şam şehrine götürmemesini söyler. Şam’da Yahudilerin de kendisinin fark ettiği gibi çocuğu fark edeceğini ve zarar vereceğini belirtir. Busra aynı zamanda Romalılar döneminde yapılan dünyanın en büyük antik tiyatrolarından birine de sahip. Bu tiyatroyu ve antik şehri gezerken çok eğlenceli vakitler geçirdik. Tiyatroda taştan yapılma koltukların rahatlığı ise hepimiz hayrete düşürdü. Bu şehir aynı zamanda hacıların toplanma merkezi olarak da kullanılmış. Gelen hacıların su ihtiyacını karşılamak için çok büyük bir havuzu var. Ancak daha sonra araştırınca bu görkemli havuzun su oyunları için antik çağda yapıldığını öğreniyoruz. Busra şehri İçinde ilk kare yapılı minarenin bulunduğu bir camide bulunmakta. Peygamberimiz efendimizin ayak bastığı topraklarda yürümek ayrı bir zevk ve heyecan.

Yolculuğumuzun bir sonraki durağı ise Şam şehri idi. Bizim Şam Arapların ise Dimeşk (Damascus) dedikleri şehir. Tüm gece konaklamadan yaptığımız yolculuk bizi çok yormuştu. Ancak önümüzde keşfedilmeyi bekleyen bir şehir vardı. Yaklaşık 6,5 milyonluk nüfusu, Habil ve Kabil olayının geçtiği Kasyun tepesi, Hıristiyan ve Müslümanlarca Mehdinin veya Hz. İsanın ineceğine inanılan ve içinde Hz. Yahya’nın kabri, Hz. Hüseyin’in mübarek kafası ile Hızır ve Hud peygamberlerin makamı bulunan meşhur Emeviyye cami, Ehli Beyt ve ashaptan çok kişinin metfun bulunduğu 300 yıl hâkimiyetimizde kalmış Şam şehri.

Yıllarca Osmanlı hâkimiyetinde huzurlu günler yaşayan daha sonra Fransız sömürgesi olan ve 1946 yılında bağımsızlığa kavuşan meşhur Şam şehrinde ilk durağımız bir akşamüstü Muhyiddin-i Arabinin türbesi oluyor. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan ve şehrin en güzel binalarından olan Hicaz Demiryolu binasının yanından geçerek bu türbe, cami ve imarethaneye geliyoruz. Bu yapılar Yavuz tarafından Şam’ın fethinden sonra yapılmış. Türbenin içi halen restore edildiğinden göremiyoruz. Ancak camide bugün bile ders verildiğine şahit oluyoruz. Caminin yanındaki çarşıda biraz geziyoruz. Satıcının televizyonda Kurtlar Vadisi seyretmekten gözü bizi görmüyor. Bende biraz Arapça diziyi izliyorum. Şamda esnaf Türk Lirası kabul etmiyor. Kendi paralarına suri diyorlar. 100 suri yaklaşık 3 TL ediyor. Onlar için ya suri ya da dolar makbul. İçimden Suriye’de Amerika düşman dolar dost, lira düşman Türkiye dost bu ne yaman çelişki diye geçiyor.

KÜÇÜK CENNET

Sonraki durağımız Bilal-i Habeşi. Hava kararmaya yakın türbeye varıyoruz. Türbeye girmek için İranlıların dışarı çıkmasını bekliyoruz. Ancak 20 kişinin sığabileceği bir yere 50 İranlı sığınca hayretim katlanarak artıyor. Bilal- Habeşi ilk ezan okuyan kişi olup daha köle iken Müslümanlığı kabul etmiş, ağır işkencelere dayanmış, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına katılmış ve peygamberimizin ölümünden sonra Şam’a yerleşmiş. Buradan yürüyerek Hz. Ali’nin torunları Hz. Ümmü Gülsüm (Hz. Hasan’ın kızı) ve Hz. Sakine’nin (Hz.Hüseyin’in kızı) kabirlerine varıyoruz. Yine burada onaltı Kerbela şehidinin başlarının bulunduğu türbe, başlarının yıkandığı taş bulunmakta. Ehli Beytin bu kadar üyesinin bulunduğu yere küçük Cennet-ül Baki de denmekte. Bu yerler özellikle İranlıların yoğun ilgisine mazhar olmuş. Burası İranlılarca sanki bir Hac yeri gibi kabul edilmekte. Her yerde hıçkırıklarla ağlayan inleyen İranlılar var. Bu manzara karşısında İslam’ın bu büyük felaketini hatırlayıp da duygulanmamak mümkün değil. Duygunun benim için zirveye vardığı an onaltı mübarek başın yıkandığı taşı görüp zihnimde o anı tahayyül ettiğim an oluyor. Buradan gece vakti Hz. Zeyneb’in türbesine doğru yola devam ediyoruz. Bu türbe uzaktan muazzam görünüyor. Kubbe gece vakti ışıl ışıl pırıldıyor. Rehberimiz bize kubbede 5 ton altın bulunduğunu söylüyor. Ehli Beyte ait diğer kabirler gibi fakat ondan kat kat daha fazla İranlıların ilgisi. Türbe içinde kadınlar için ayrı bir yer ayrılmış. İçi de dışı gibi son derece güzel donatılmış. Bu kabirde namaz kılan İranlıların, Kerbela toprağından yapılmış secde taşı kullandıkları dikkatimi çekiyor. Alınlarını toprak ya da seccade yerine bu taşın üzerine koyuyorlar. Artık iyice yorulmuş durumdayız. Ama bu gece yemekten önce görmemiz gereken son bir yer daha var. Kasyun tepesi. Rivayete göre Kabil Habil’i burada öldürmüş. Bu tepeden Şam’ın görüntüsü muhteşem. Şam şehrini seyre dalarken karnımızın açlığını ve 36 saat yatak görmemiş bedenlerimizin yorgunluğu da bize kendini hatırlatmaya başlıyor.

Şam da lokanta kültürü biraz değişik. Şehir dışında çok büyük lokantalar var. En büyüğü Şamkapısı adlı lokanta imiş ve aynı anda sekizbin kişi alabilecek kapasitesi olduğu söyleniyor.Bizim lokantamız biraz daha küçük!.Tahminime göre ikibin kişi ancak alır.Yemekte mezeler mükemmel ama ana yemek için aynı şeyi söyleyemem.Yemekler et ağırlıklı ama yemekten sonra hazmetmek için soda yok. Soda Suriye’de bilinen ve kullanılan bir şey değilmiş. Tabi ki demleme çay da yok. Sallama çay var. Biraz maceralı bir yolculuktan sonra gece otelimize yerleşiyoruz.

MUHTEŞEM CAMİ

Sabah ilk iÅŸimiz Emeviyye ya da Ümeyye Cami. Sultan Abdülhamit Han tarafından yaptırılan Hamidiye çarşısı Cuma gününün resmi tatil olması nedeni ile kapalı. Sadece birkaç küçük dükkân açık sayılır. 500-600 metrelik çarşıyı baÅŸtanbaÅŸa geçerek camiye varıyoruz. Cami Emevi halifelerinden Velid bin Abdülmelik tarafından yaptırılmış. Caminin büyük avlusunda ayakkabı hatta terlikle bile dolaÅŸmak yasak. Kadınların ise camiyi gezmek için baÅŸlarını örtmeleri yetmiyor. Kapıda kendilerine verilen kapüşonlu ve bol bir manto ile camiyi geziyorlar. GiriÅŸte hemen solunuzda Kubbetu’l-Hazne denilen bir yapı ile karşılaşıyorsunuz. Bu ismin veriliÅŸ nedeni; yapının Emeviler zamanında bir müddet hazine odası olarak kullanılmış olması. Hz. Hüseyin’in Kerbela’da ÅŸehit edildikten sonra Hz. Zeynep tarafından getirilen mübarek başının bulunduÄŸu türbe de burada. Bu sebepten camide İranlıların yoÄŸunluÄŸu hemen göze çarpıyor. Mübarek başın konulduÄŸu gümüş yer insan daha doÄŸrusu İranlı akınına uÄŸramış. İranlılara karşı verdiÄŸimiz ikinci muharebeyi de kazanıp türbeye giriyoruz. Caminin kare ÅŸeklinde üç minaresi var. Bunlardan güneydoÄŸu köşesindeki minare Ak Minare olarak biliniyor ve Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında Hazret-i İsa’nın ahir zamanda gökten yeryüzüne bu minareye ineceÄŸi inancı yaygın. Emeviye Camiinin tam orta yerinde yeÅŸil tonların hâkim olduÄŸu ve Kuranda da adı geçen Hz. Yahya’nın (AS) türbesi bulunuyor. Hz. Yahya Kuran’da adı geçen peygamberlerden biri. Yüce Allah tarafından, Kuran’da: “Ey Zekeriya! Sana Yahya isminde bir oÄŸlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiÅŸtik” (Meryem, 19/7) ayeti ile haber verilmiÅŸ ve adı da Hz. Allah tarafından verilmiÅŸtir.” (Ona çocukluÄŸunda): Ey Yahyâ! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik). Henüz çocuk iken, ona, hikmet’i verdik (Tevrat’ı öğrettik). Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuÅŸaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik). O, çok muttaki idi. Anasına ve babasına itaatli idi, bir serkeÅŸ ve asi deÄŸildi. Dünyaya getirildiÄŸi günde, öleceÄŸi gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün de, ona, selâm olsun!” (Meryem, 19/12, 13, 14, 15).Hz. Yahya, Hz. İsa’nın teyzesinin oÄŸlu olup Hıristiyanlarca Hz. İsa’yı Åžeria nehrinde vaftiz ettiÄŸine inanıldığı için vaftizci Yahya olarak da biliniyor. Bu caminin eskiden kilise olduÄŸu belli olsun diye içinde bir vaftiz kuyusu ve dış duvarında bir kısım süslemeler bırakılmış. Caminin hemen dışında insanları Kudüs fatihi ve 3 kez Haçlı Seferlerini püskürtmeyi baÅŸarmış Selahaddin Eyyubi’nin kabri ve türbesi karşılıyor. Bu türbe içinde bir de Alman Kralı tarafından yaptırılmış ve hediye edilmiÅŸ mermer bir kabir de var. Alman kralı böyle bir komutana tahta sanduka yakışmaz diye düşünmüş. Onun kabrinin hemen yanı başında ilk Türk hava ÅŸehitleri üsteÄŸmenler Nuri ve Sadık ile Yüzbaşı Fethinin kabirleri var. Daha sonra Cuma namazını kılmak için camiye geçtik. Bize de bir Cuma günü bu camide namaz kılmak nasip oldu. Emeviye Camii ezanın koroyla okunduÄŸu tek cami olarak biliniyor. Camiin içinde dört farklı mezhebi temsilen dört ayrı mihrap yapılmış. İslamiyet`in dört mezhebi bu camide aynı anda kendi imamları arkasında namaz kılabiliyor. Sadece cuma namazlarında tek cemaat olarak saf tutuluyor. Çok güzel ve sanat deÄŸeri olan bir mihrabı var. Yine Hz. Hızır ve Hz. Hud’un makamları da cami içinde mevcut. Arapça olan hutbeyi dinleyip yolumuza devam ettik. Bir sonraki durak Sultan Vahdettin ve Süleymaniye Külliyesi.

SÜLEYMAN ŞAH VE SULTAN VAHDETTİN. OSMANLININ BAŞI VE SONU

Süleyman Şah ve Sultan Vahdettin. Osmanlının başı ve sonu Suriye’de. Mimar Sinan’ın yaptırdığı Süleymaniye Külliyesinin içine girerken karışık duygular içindeyim. Külliyede Türkiye tarafından yürütülen restorasyon çalışmaları var. Eskiden askeri müze olan bu yerde tamirat devam etmekte. Sultan Vahdettin’in mezar taşında şöyle yazıyormuş. Sultan İbn-i Sultan Sultan Muhammet Vahdettin-i Hanı Sadis (1861*1926). Abdülhamit Han’ın evlatları çoğunluk olmak üzere başka mezarlar da var. Ecdada Fatiha okuyup çıkıyoruz. Koca padişah yabancı ülkede kalır mı burayı fethetsek mi diye düşünürken aklıma geliyor. Sultan hükümranken yattığı yer de kendi toprağı idi. Yavuzun aldığı yüzyıllarca Osmanlı Hâkimiyetinde kalan Şam şehrinden son Osmanlı Vahdettin ile vedalaşıp Malula’ya doğru yola çıkıyoruz.

Malula; Şam yakınlarında, çevresinden epeyce yüksekte, kayalara sırtını dayamış bir kasaba. Burası Meryemana’nın Hz İsa’yı alarak Romalılardan kaçırdığı ve 12 yaşına kadar yaşadıkları yer. Halkı Hz. İsa’nın dili olan Arami’ce konuşuyor ve hala Hıristiyan inancını sürdürüyorlar. Burada daracık kayaların arasından kaçan azizlerin hikâyesini dinleyip Aziz Takla kilisesine gezdikten sonra çok oyalanmadan yola devam ediyoruz. Daha önümüzde Humus, Hama ve nihayetinde Halep var. Yolda her on kilometrede bir hastane var. Bunun sebebi ise Hafız Esad’ın bir oğlunun bu yolda trafik kazası geçirip hastaneye yetiştirilemeden yolda ölmesi.

HUMUSUN NEYİ MEŞHUR

Humus bereketi-humuslu toprak adı buradan geliyor- ve kadınlarının güzelliği ile ünlü bir şehir. Beşar Esad’ın hanımı da buralı imiş. Ancak biz gece vakti vardığımız için bu güzellikleri pek göremedik. Burada hiç savaş kaybetmemiş ünlü İslam komutanı Halid Bin Velid’in kabrini ve kabrin içinde bulunduğu camiyi ziyaret ediyoruz. Komutanın kılıcıda türbenin içinde bulunmakta. O kadar savaşa katılıp yatağında ölmesi Allahın hikmeti olarak yorumlanıyor. Caminin önünde bakla ve mısır satan seyyar satıcılar var. Bizde mısır ve baklanın tadına bakıyoruz ama kendi adıma pek beğenmiyorum.

ESADIN SIRTI

Humustan Hama şehrine geçip su dolaplarını ziyaret ediyoruz. 4-5 katlı apartman yüksekliğindeki bu su dolaplarının üçbin yıllık olduğu söyleniyor ama tarih bana abartılı geliyor. Biraz araştırma ile Bizans dönemi yapısı olduğu ortaya çıkıyor. Bu dolaplar Asi nehrinden şehre su dağıtmak için yapılmış ve çalışırken çok etkileyici sesler çıkardığı söyleniyor. Hama şehrinin bir önemi daha var. Yakın tarihteki en büyük kıyımlardan biri burada yapılmış. Şehir Sünni muhalif güçlerin eline geçtiği için 1982 yılında bizzat Esad güçlerince bombardımana tutulmuş ve kırk bine yakın kişi öldürülmüş. Bu şehirdeki büyük Esad heykeli de bu sebepten yüzünü değil sırtını şehre dönmüş.

Artık Haleb’e doğru gidiyoruz ama son bir ziyaretimiz daha var. Büyük İslam halifesi Ömer Bin Abdülaziz. Adaleti ile ikinci Ömer. Zamanının en zengin devletinin başı iken öldüğünde birkaç kıyafet parçası dışında bir şey bırakmamış. Türbesinde sandukası dahi olmayan Ömer’in kabri direkt toprak üzerinde. Kırk elli santim yükseklikte. Son derece basit ve sade bir mezar. Daha sonra otobüsümüz Haleb’e varıyor.

Haleb’de ilk aklımıza gelen şey yemek oluyor. Rehber Şam’ın şekeri ve suyu, Humus’un kadınları, Haleb’in ise yemeği meşhur demişti. Gittiğimiz lokanta dünyanın en uzun kebabını yaparak rekor kırmış. Lokantada Arap müziği söyleyen bir udi de var. Burada kadınların hepsi nargile içiyor. Meğer nargile içmeyen kadından sayılmazmış. Müzik eşliğinde yemeklerimizi yedikten sonra başkanla kısa bir tur atıyoruz. Sokaklar ıssız. Bu sırada otele sürekli Türkiye’den gruplar geliyor. Otelde dinlenmeye çekiliyoruz. Sabah kahvaltı otelin çatısında. (otelin roofunda demekten iyi). Tüm şehir ayaklar altında, karşımda tüm heybeti ile Halep Kalesi duruyor. Otel elektronikçiler ve Ermeniler çarşısının yanında. Şehrin nüfusu civarı ile yaklaşık 5 milyonmuş. Halepin son derece modern yetmişbin kişilik bir futbol stadı var. Bu stadın açılış maçını Fenerbahçe ile El İttihad yapmıştı.

İŞ KAZASI HALEP

Haleb’de her yerde Türk ve Türkmen görmek mümkün. Musul, Kerkük, Batum, Doğu Trakya, Oniki ada gibi bir iş kazası daha. Siz Türk görmeseniz bile onlar sizi görüp rehberlik yapmayı teklif ediyorlar. Tanıdıkları yere götürüp kendilerine biraz komisyon almak istiyorlar. Halep bizim kültürümüzün tam içinde ‘Halep orda ise arşın burada, Halep yolunda deve izi aramak, Haleb’den mal kaldırmak, Halep işi.’ Halep beyaz şehir anlamına gelen halebeden geliyor. Yine sami dilinde süt anlamına geliyor. Yani şehir her halükarda beyaz. Evler bugün dahi taştan yapılıyor.

Gezimize Halep kalesinin önünden başlıyoruz. İlk durak bir Sinan eseri. Adiliye Camisi. Camiyi gezdikten sonra Haleb’in yüzlerce yıllık kanalizasyon sistemi bulunan dar ve taş yollarından geçerek bir Memluklu eseri olan akıl hastanesine varıyoruz. Avrupa akıl hastalarını içlerine şeytan girmiş diye yakarak öldürürken burada ecdat tarafından müzik ve su sesi ile tedavi ediliyorlarmış. Buradan çıkınca peygamberimizin ayak izinin bulunduğu Kerimiyye mescidine geçtik. Buradaki sudan içtikten sonra Zekeriya camisine vardık. Bu caminin içinde Zekeriya peygamberin kabri bulunmakta. Bu ziyaretimizin ardından çarşı içinden yürüyerek Halep kalesine çıktık. Ancak bu yürüyüş sırasında değerli büyüğümüz Kadir Yurdasucu sırra kadem bastı ise de, bu sırra kimse mazhar olamadı. Suriye’de dört evliliğe izin verilmesi çeşitli yorumlara yol açtı. Ancak Kadir Reis, tebasını mahzun bırakıp tek başına böyle bir yola girmez denilerek bu asılsız dedikoduların önü kesilmiş oldu.

Halep kalesi çok eski bir kale. 10.000 yıllık bu kale için nerede ise insanlık tarihi ile yarışır denmekte. Benim bugüne kadar gördüğüm en azametli kale idi. Kale bugüne kadar savaş yolu ile hiç ele geçirilememiş. Etrafında çok büyük su hendekleri bulunmakta, fakat içinde şu an su bulunmamakta. Dünyanın en eski ve en büyük kalesi olduğu iddia ediliyor. Kıyaslama için Ankara kalesi, kalenin içinde ancak çocuk parkı olur denebilir. Kalenin içinde ufak çaplı bir şehir zindanlar, cami, hamamlar, tiyatro ve saray bulunmaktadır. Kale şehrin tamamını kuşbakışı gören bir yerde. Özellikle kale içinde sarayın ihtişamı hayret verici. Bizim saraylarımızda sadelik hâkimken burada şatafat olmasını bizim ecdadın âleme nizam vermek için cihat yapmaktan, lüks yer yapmaya vakti olmadığı sonucunu çıkardık. Kalenin içinden çıkarken Kadir Reis’e rasgeldik. Kalenin karşısındaki bir kafede biraz soluklandıktan sonra alışveriş için Halep kapalı çarşısına girdik.

Bu çarşı Türklerin en ilgi gösterdiği yer. Şam şehrinin aksine bu şehirde her yerde Türk parası ve Türkçe geçerli. Çarşı olarak da Şam’daki çarşıdan kat kat büyük ve hareketli. Sokaklarının uzunluğunun 10 km den fazla olduğu söyleniyor. Çarşıda genelde Çin malı hâkimiyeti var. Bizim tavsiyemiz yerel kıyafetler, sabun, kaçak çay (aslında kaçak değil adı öyle kalmış) tespih vs almanız. Çarşıdaki diğer malları ülkemizde kolaylıkla bulmak mümkün. Suriye Türkiye ile kıyaslandığında son derece ucuz kalıyor. Fiyatlar yarı yarıya hatta daha ucuz denebilir. En son olarak tatlılarımızı da alıp memlekete doğru yol alıyoruz. Otobüste müptezelin biri biz bu halkla on yıl önce az daha savaşıyorduk diyince savaşın halkla değil PKK ve destekçileri ile olduğu müptezelin aklına ve beynine usulünce iletiliyor. Bana yurtdışı iki günden sonra yaramıyor. Canım vatanım diyor Haleb’le ülkemiz arasındaki kısacık yolu hasretle kat ediyorum.

Av. Mehmet Rifat BACANLI

 

Gezi Resimleri İçin Aşağıdaki Albüme Bakınız

ALBÜM

Yorum Yaz