
04.06.2011 Cumartesi günü Saat 10.30’da Türk Hukuk Enstitüsü Genel Merkezinde düzenlediğimiz kahvaltıda, dostlarımız aileleriyle birlikte sohbet ve karşılıklı görüş alışverişi imkânı buldular. Muhabbet dozu yüksek kahvaltının bitiminde ise, önceden planlandığı üzere, Genel Başkanımız Sayın Prof. Dr. Ali AKYILDIZ, gündeme gelebilecek Anayasa Değişiklikleri konusunda katılımcıları bilgilendirdi.
Anayasa değişiklikleri veya yeni ve sivil bir anayasa ihtiyacı gündemdeki yerini koruduğundan, Genel Başkanımızın değindiği konuların kamuoyunun bilgisine sunulmasında fayda mülahaza edilmektedir. Bu nedenle konuşma bölümler halinde sitemizde aktarılmaktadır.
1. ANAYASA DEĞİŞİKLİK TARTIŞMALARI
Genel Başkanımız Sayın Prof. Dr. Ali AKYILDIZ, öncelikle toplumda oluşturulan beklentiler ve yeni – sivil anayasa yapılması konularında genel bir konuşma yaptı.
Konuşma Dökümü
Son beş altı yıldır sürekli anayasa tartışmaları işgal ediyor gündemimizi. Sivil Anayasa diye bir kavram etrafında yepyeni bir anayasa, baştan itibaren yeni bir anayasa fikri ortaya atıldı. Bunun yanı sıra hayır, yepyeni bir anayasa değil, anayasanın özellikle ilk dört maddesinde yer alan değiştirilemez hükümler dursun, geriye kalan kısımları baştan sona yenileyelim fikri ortaya atıldı. Sonra bu fikir yelpazesi çoğaldı, çoğaldı bugünkü geldiğimiz noktada, aşağı yukarı toplumda genel kabul görür bir hal aldı. Bu gün sorarsanız, hemen hemen toplumun belki de yüzde yemiş sekseni üzerindeki bir bölümü, yeni bir anayasanın yapılması gerektiği fikrine inandırıldı, inandırıldık, inandık. Ancak, tabii ki toplumun büyük çoğunluğu genel kamuoyunun temayüllerine uygun olaraktan böyle bir fikri benimsemiş olmakla birlikte, yine toplumun belki de yüzde doksan dokuzu anayasadan ne beklediği sorusuna doğrusu net olarak cevaplar verecek durumda olmayabilir. Yani insanlar, insanlarımız sürekli bir propaganda bombardımanı altında herhalde yeni bir anayasanın varlığı şart, yeni anayasa yapılırsa sorunlarımız ortadan kalkar, ülkemiz jet hızıyla kalkınır, falan gibi bir beklenti içerisine girmiş oluyor. Bu bin dokuz yüzlü yılların başında İttihat ve Terakki döneminde Enver Paşaya mal edilen bir söz var, onu hatırlatıyor bana. Özeti şu: “yok kanun, yap kanun”. Bu gün de aynı yaklaşım sürmekte. Yani kanunu yaparız, anayasayı yaparız, sorunlarımızı çözeriz.
Bir defa toplumdaki anayasa algısının ve anayasadan beklentilerle ilgili algısının çok sağlıklı olmadığını bilmemiz gerekmektedir. Peki, yeni bir anayasa yapılması bizi rahatsız eder mi? Hiçbir Türk aydını elbette kategorik olarak anayasa değişikliğinden rahatsız olamaz. Çünkü Anayasalar ve yasalar, kutsal metinler değillerdir. Çağdaş hukuk devletlerinde hukukun kaynağı insanların iradesi olduğuna göre, bu iradenin yeniden ortaya çıkması da mümkündür.
İnsanlık tarihindeki tecrübeler bize göstermektedir ki, herhangi bir hukuk sistemi kodifiye edilirken, yasalaştırılırken o hukuk sisteminin, o hukuk alanının, o kanunun düzenlediği alanın dinginleşmesi gerekir. Geleneklerin oturmuş ve belli bir istikrarın sağlanmış olması gerekir. Çünkü siz o alanı yasalaştırdığınız an, artık nispeten durağan bir dönem başlayacaktır ve yasanın yapıldığı zamanki şartları içerecektir yapılan düzenleme. Şu anda Türkiye’de yeni bir anayasa yapmak için en uygunsuz bir konjonktürel dönem yaşanmaktadır. Sadece Türkiye açısından değil, bütün Ortadoğu coğrafyası açısından çok istikrarsız bir dönem yaşanmaktadır. Bu dönem içerisinde böyle bir şeye kalkışmak, pek de akıl karı olmamak gerekir. Yapılacak yeni Anayasa neyi yansıtacaktır. Ayrılıkçı taleplerin zirveye ulaştığı bir noktada yapacağınız bir anayasa, ayrılıkçı talepleri karşılamadığı takdirde zaten bir anlam ifade etmeyecektir. Yani meşruiyet problemi zaten baştan itibaren var olacaktır. Ayrılıkçı talepleri karşıladığı zaman da kendi ülkenizin temeline elinizle en büyük kötülüğü yapmış olacaksınız. Ben kişisel olarak söylüyorum, Anayasa yapımına ilişkin olarak zamanlama bakımından çok sağlıklı bir dönemde olduğumuzu düşünmüyorum. Bu doğru değil.
Bir defa temel tartışma şu, yepyeni bir anayasa yapılabilir mi, yapılamaz mı? Bildiğiniz üzere anayasamızın ilk maddelerinin değişmezliği Anayasada düzenlenmiş durumda. Salt hukuki açıdan baktığınızda, yapılacak bir anayasanın bu ilk üç maddeyi kapsamayacağı ve dolayısıyla yapılacak yeni anayasa ilk üç madde korunarak yapılabilir anlamına gelir. Bu da şu anlama gelir: Yapılacak olan Anayasa yepyeni bir anayasa olmayacak, mevcut anayasanın önemli bir şekilde değiştirilmesi suretiyle bir Anayasa değişikliği yapılmış olacaktır. Tabi bu dediğimiz salt hukuki değerlendirmeler bakımından geçerlidir. Siyasal açıdan çok güçlü bir irade belirirse, denilirse ki biz yepyeni bir anayasa yaparız, ilk üç maddeyi de değiştirmek istiyoruz denilirse, buna karşı da yapılabilecek bir şey yoktur hukuki açıdan. Diyelim ki ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesine gitti, çünkü şekli açıdan denetim yapılabilir anayasa değişiklikleri üzerinde. İlk üç maddenin değiştirilemezliği de “değiştirilmesi teklif bile edilemez” hükmü dolayısıyla bir şekle ilişkin kural olarak yorumlanabilir ve dolayısıyla şekli açıdan anayasal düzene aykırı bir değişiklik olarak yorumlanabilir yepyeni bir anayasa yapımı. Ama böyle bir siyasal konjonktürde, mevcut yapıyı da dikkate aldığımızda Anayasa Mahkemesinde herhangi bir bu anlamda sonuç çıkması pek mümkün gözükmemektedir. Mahkeme muhtemelen şekil konusunu da yine ilgili Anayasa maddesinde yer alan “ivedilikle görüşülme yasağı ile teklif ve kabul çoğunluğu” ile sınırlı anlayacaktır. Kaldı ki böyle bir anayasa yapılıp, halk oylamasına sunulursa, halk oylamasından geçen bir metnin Anayasa Mahkemesine dava yoluyla götürülmesi de teorik bazda çok sıkıntılı bir olay olacaktır. Çünkü mahkemeler Türk Milleti adına kara verir. Yani vekâleten karar verir. Asıl söz söylendiyse Millet tarafından, artık vekilin söyleyecek bir şeyi olmamak gerekir şeklinde bir yorum da yapılabilir. Üstelik bu teorik açıdan doğru da bir yorum olur. Sonuç itibariyle eğer çok güçlü bir siyasal irade ortaya çıkarsa anayasanın ilk üç maddesi de dahil tamamının değiştirilmesinin önünde herhangi bir engel bulunmayabilir. Yapılan iş teorik bazda hukuki açıdan tartışılabilir ama fiili sonuçta bunun bir etkisi olmayabilir.
Konuşmayı aşağıdan izleyebilirsiniz
2. ANAYASAL KAVRAMLAR ÇERÇEVESİ
Tartışmaların daha sağlıklı bir zeminde gelişebilmesi bakımından konuşmanın ikinci bölümü, anayasal düzenlemelerin konusu ve içeriği neler olabilir sorusunun cevabına ayrıldı.
Konuşma Dökümü
Şimdi tekrar başa dönelim: Yasalar niçin yapılır? İnsanlığın bugün geldiği noktada, devlet, hukuk düzeni niçin vardır? İnsanların huzuru için, insanın yarınlarından emin olması için vardır elbet. Kamu gücünün keyfi kullanılmaması için vardır. Biz bunun adına hukuk devleti diyoruz. Devlette bütün mekanizmalar hukuk devletini temin etmek için vardır. Peki demokrasi bunun neresinde? Hukuk devleti ile demokrasi arasında bir gerilim vardır. Bu gerilim şu husustan kaynaklanır. Demokrasi teorisine göre, halkın çoğunluğu karar verme hakkına sahiptir, Halbuki hukuk devleti teorisine göre, insanlar önlerini görebilmektedir, yarın bir sürpriz ile karşılaşmamalıdır ve üstelik de temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmalıdır. Bu iki kavram farklı alanlara hitap eder, daha doğrusu farklı sorunlara yönelirler. Demokrasi, hukukun kaynağıyla alakalı kavramdır. Hukuk devleti ise hukuk güvenliği ile alakalıdır. Bu iki kavramı bağdaştırmak için yüzyıllar içerisinde için yeni kavramlar ortaya atılmıştır. Bunlardan demokrasinin ilkel kavramına çoğunlukçu demokrasi denmiş, demokrasiyi bir anlamda medenileştiren ve çağdaşlaştıran kavrama da çoğulcu demokrasi denmiştir.
Çoğulcu demokrasinin anlamı şu: Çoğunluğun yönetim hakkı var ancak azınlıkta kalanların da temel haklarının korunduğu ve bir gün yönetim hakkına sahip olabilmelerini mümkün kılacak bir ortamın kurulması gerekir. Yoksa “ben çoğunluğum, elime geçirdim iktidarı, gücü, her şeyi yaparım” anlayışı terk edilmiştir. Çoğulcu demokrasi anlayışı, çağdaş demokrasi anlayışıdır ve bu demokrasi anlayışının bir nişanesi olarak da demokratik hukuk devleti kavramı ortaya çıkmıştır.
Toplumsal yaşantımızda iki farklı ve bazen zıt kavramları da mezcettiğimiz bir takım kavramlar ortaya çıkmıştır. Bizde bir takım toplumsal farklılaşmaları ortadan kaldırmak için isimler bakımından bile yeni terkipler, bileşimler gerçekleştiririz: Örneğin benim adım Ali’dir. Bazı arkadaşlarımızın adı Ömer’dir. Bazılarının adı ise Ömer Ali’dir, Ali Bekir’dir. Bu tür kavramlar bizim iç barışımızı sağlamak için geliştirdiğimiz bir takım yöntemlerdir. Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde da demokrasiyi medenileştirmek olarak tabir edebileceğimiz bir gelişimdir çoğunlukçu demokrasiden çoğulcu demokrasi anlayışına geçiş. Çoğulcu demokrasi kavramından da demokratik hukuk devleti kavramına ulaşmaktayız giderek.
Hukuk devletini sağlamak için insanlar düşünmüşler. Gerek Amerikan Anayasası gerek Fransız İhtilali Beyannamesinde, bu ihtilalları hazırlayan düşünürler bu konu üzerine çok kafa yormuşlardır. Montesquieu, sistemleştirdiği düşüncede diyor ki, devlet iktidarında üç ayrı güç vardır ve bu güçler ayrı eller tarafından kullanmalıdır. Gücün bir kötülüğe dönüşmesini önleme ancak bu şekilde mümkündür. Çünkü güç gücü durdurur. Bir İngiliz düşünür ise “ Güç kötüdür. Mutlak güç mutlaka kötüdür.” Yani bütün gücü elinde tutan kişinin, iktidarın, devlet erkini kullananların yanılgıya düşmemeleri mümkün değildir. Bütün bu hususlarda Aristo’dan, bilinen en eski Antik Yunan Feylesoflarından beri kafa yorulmuştur. Daha öncesinden de yormuştur ve artık bütün bu insanlığın tecrübelerini yeniden tartışmanın anlamı yoktur. Öyleyse bir Anayasa öncelikle neyi sağlamalıdır? Elbette ilk önce güçler ayrımını sağlamalıdır. Öncelikle, kamu gücünü kullananların yargısal denetimleri mutlaka sağlanmalıdır ve yargı mutlaka yürütme ve yasamandan bağımsız olmalıdır. Yapılacak olan bir Anayasa veya mevcut Anayasa’dan ne beklenir? Hukuk devletini sağlaması beklenir. Öyleyse Anayasalar bir yandan temel hakları güvence altına alırken bir yandan devlet örgütünün oluşumu ve işleyişini, devlet organlarının birbirleri ile olan ilişikliklerini düzenleyecekler ve Hukuk Güvenliğini, yani hukuk devletini sağlamaya uygun bir Devlet mekanizmasını ortaya çıkarırlar, çıkarmalıdırlar. İşte bu nasıl düzenlenmelidir ki hukuk devleti ortaya çıksın, insanların hukuk güvenliği sağlansın. Asgari hangi kurallar Anayasa’da yer almalıdır?..İşte bütün bunlar üzerinde durulmalı, ama öncelikli hedef her hal ve karda güçlerin bir elde toplanmasının önlenmesi olmalıdır. Anayasanın varlık sebebi de budur. Herkesin bir Anayasası var bizim de olmalı, bizimki son model olmalı, en son güzel ifadelere düzenlenmeli, kaportası düzgün ve sıfır kilometre olmalı vs. hedef bunlar değildir. Önemli olan Anayasanın amacıdır. Hangi yasa yapılırsa yapılsın amaç ve ilkeler önemlidir. Sırf anayasa yapılmak için anayasa yapılmaz,
Temel başlıklar halinde söylenebilir ki;
Hukuk devletinden söz edebilmek için bir Anayasa’da;
-Temel haklar güvenliği sağlanmalı, yer almalı,
-Sert bir anayasa olmalı: Temel organımız nasıl ki beyin, kalp sağlam iskeletin arasına saklamışsa yaradılıştan, bu temel hakları da sert bir Anayasanın içine saklamalıyız.
-Bütün Devlet faaliyetleri denetime tabii olmalıdır,
-Yargı, yürütme ve yasama karşısında bağımsız olmalıdır.
Bu asgari şartları sağlamayan Anayasanın hukuk devletine hizmet etmesi mümkün değildir. Bu unsurlar sağlanamazsa olsa olsa siyasal iktidarların egosuna hizmet etmiş olursunuz. O da insanlara, devlet eliyle zulüm etmenin hukuksal yapısını oluşturmak anlamına gelir.
Anayasa tartışmaları yapılmaya başlandığında dikkat edilmesi gereken husus, birinci nokta temel hakların sağlanıp sağlanmadığıdır.
Devletin varlığının devam ettirilmesi de önem taşır. Devlete karşı vatandaşı koruyacağız derken devleti de omurgasız kişiliksiz bir yapıya sokmamak lazım.
Konuşmayı aşağıdan izleyebilirsiniz.
3. ANAYASAL VATANDAŞLIK ve TÜRKLÜK
Konuşma Dökümü
Özellikle bu bağlamda anayasal vatandaşlık diye ifade edilen ve somuta “Türkiye cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiye cumhuriyeti vatandaşıdır “ şeklinde bir formülle önerilen husus üzerinde de durmak gerekir.
Bunun mevcut anayasamızdaki düzenlenişi şudur. Türkiye cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Şimdi tabi siz bu ayrımcı akımları kışkırtırsanız ülkenizde etnik temel üzerine siyaset yapılmasına meydan verirseniz on yıllardır etnik temel üzerinde şiddet uygulayan bir yapılanmanın uluslar arası bağlantılarını kesemezsiniz ve o yapıdan beslenen siyasal ortamın oluşmasına zemin hazırlarsanız. Onlar da derler ki niye Türk oluyormuş bunun adı ne Türk olsun ne başka bir şey olsun bir etnik grubun ismi olmasın öyleyse sadece bir totolojik ifade gibi işte “Türkiye cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiye cumhuriyeti vatandaşıdır” gibi bir ifade olsun diyebilirler. Nitekim geldiğimiz nokta tam da bu noktadır. Ve söyleyeceğimiz şeyleri kimsenin anlayacak durumu da yoktur. Halbuki herkes bilir ki buradaki ifade asla bir etnik ifade değildir. Türkiye cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür ifadesi salt bir hukuksal ifadedir. Devlet, bu kişinin etnisitesine bakmam diyor. Devlet diyorki, devletin adı Türkiye cumhuriyeti ise vatandaşları da hukuki anlamda Türk Vatandaşıdır. Bu kişi etnik olarak Rum da olabilir Ermeni de olabilir, Fransız da olabilir veya başka etnisitelerden de gelmiş olabilir. Laz, Çerkez, Kürt, Süryani vs. İşte saymak moda oldu ya, biz de sayalım… Yani onun etnisitesi yine orda durur. Bu bir üst kavramdır. Bu bir milli kavramdır bu bir hukuki kavramdır. Zaten modern bir devleti kurduğunuzda bu devlet bütün hukukunu vatandaşlık esası üzerine oluşturur. Nitekim Türkiye cumhuriyeti Devleti de kurulduğu zaman bütün hukukunu vatandaşlık esası üzerine oluşturmayı hedef almış ve öylece de oluşturmuştur. Temel haklar düzenlenirken “herkes” diye başlar, hatta burada vatandaşlığı da aşan bir şey var; çünkü ‘’herkes’’ diyoruz, vatandaş demiyoruz. Ama kamu haklarıyla ilgili haklarda kamu haklarından yararlanmada seçme seçilme, kamu hizmetine girme gibi hususlarda vatandaşlık esastır. Nitekim anayasamız da bu hususta şunu söylüyor. Türkü böylece tanımladıktan sonra hukuki anlamda tanım yapmaktan sonra “Her Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir”. Türkü nasıl tanımlamıştık; “Türkiye cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes” olarak tanımlamıştır. Öyleyse kamu hizmetine girme hakkı bakımından vatandaşlar arası ayrım söz konusu değildir, olamaz da zaten. Böyle bir şey bir modern devlete, bir hukuk devletine yakışmaz da. Ancak orta çağ anlayışının hüküm sürdüğü devletlerde daha farklı kriterler aranabilir. Hâsılı karşımıza çıkacak olan tartışmalardan bir tanesi budur. Yani bir totolojik ifade karşımıza çıkacaktır. Denilecektir ki anayasal vatandaşlık tanımlaması yapılsın, öbürü etnik tanımlamadır. Aslında bu külliyen yanlıştır, çarpıtmadır. Böyle bir etnik tanımlama burada asla söz konusu değildir. Bu bir hukuki tanımlamadır. Nitekim dünyanın modern gelişmiş birçok ülkesinde de benzeri tanımlamalar hukuki anlamda mevcuttur. Yani bir anayasa tartışması yapıldığında karşımıza konulacak birinci konu işte böyle bir Vatandaşlık tanımı konudur.
Konuşmayı aşağıdan izleyebilirsiniz.
4. TÜRKÇE RESMİ DİL Mİ, DEVLET DİLİ Mİ?
Konuşma Dökümü
İkinci bir konuya gelelim. İkinci konu nedir? Resmi dil meselesidir. Daha doğrusu Anayasada yer alan “Türkiye Cumhuriyetinin Dili Türkçedir” ibaresi etrafında yer alan tartışmalar, diğer bir önemli konu olarak karşımıza çıkacaktır. Burada tanıma “resmi” kelimesinin eklenmesi önerilmektedir. Yani madde bu öneriye göre şöyle olacaktır: “Türkiye Cumhuriyetinin Resmi Dili Türkçedir”. Ve sonra ana dilde eğitim vs. o tartışmalar içine girilecektir. Arkadaşlar bu kısım aslında oldukça teknik bir tartışmadır. Dil konusu hukuk açısından oldukça teknik bir tartışmadır. Çünkü bizim de dahil olduğumuz Avrupa hukuk sisteminde bildiğimiz anlamda, alışıla geldiğimiz anlamda azınlık kavramından çok farklı azınlık kavramı vardır. Özellikle Ulusal azınlıklar olarak tanımlanan kavram önem taşımaktadır.
Bilindiği üzere Lozan’da bize dayatılan daha doğrusu 1. Dünya savaşı sonrasında sadece yenilen ülkelere değil yenen ülkelerin de zayıflarına dayatılan bir kolektif azınlık kavramı vardır. Bu kolektif azınlık kavramı ile oluşturulan siyasal sistemler yürümedi ve herkes birbirinin iç işine karıştı ve sonuçta 20 yıl sonra 2. Dünya Savaşı çıktı ve 2. Dünya Savasının en önemli müsebbibi olaraktan 1. Dünya Savaşı sonrasında ortaya konulan bu siyasal düzendeki bu kolektif azınlık kavramının oturtulduğu görülür. Sanık sandalyesinde bu azınlık kavramı vardır. Ve o yüzden BM insan hakları beyannamesinde insan haklarından geniş bir şekilde söz edilirken azınlık hakları konusu es geçilmiştir, yani o konuya değinilmemiştir. Sonra 60’lı yılların sonuna doğru ikiz sözleşmelerin temelleri atılmıştır. Daha sonra Sovyetler Bloğu dağıldıktan sonra tekrar azınlık hakları konusu uluslararası hukuksal düzenlemelerin gündemine oturmuş, içeriğinde geniş şekilde yer almıştır. Ancak şu farkla: azınlık hakları insan hakları kavramının içinde bir kavram olarak düşünülmüş ve bu bireysel haklar anlamında bir hak olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla 1. Dünya Savaşı sonrasında Cemiyeti Akvam dönemindeki azınlık hakları kavramı ile şu anda gündemde bulunan azınlık hakkı kavramı nitelik olarak birbirinden oldukça farklıdır, neredeyse tamamen ilgisizdir. Önceki azınlık hakları kavramı, azınlıklara adeta bir tüzel kişilik tanınması şeklinde cereyan ederken şimdiki azınlık hakları kavramı, kendisini belli bir azınlığa mensup sayan kişilerin bireysel hakları bağlamında ele alınmaktadır. Buna dayalı olaraktan bir azınlık hakları hukuku oluşmuştur. Tabi her ülke kendi şartlarına göre bu haklardan bir kısmını tanımaktadır. Bir defa etnik, dinsel ve dilsel azınlıklardan söz edilmektedir. Özellikle Avrupa hukukunda önceden beri bir ülkede var olan bu anlamdaki toplulukların, bu anlamdaki grupların nitelendirilmesi milli azınlık şeklinde olmaktadır. Yani sonradan göçle gelen topluluklar bu kapsamda sayılmamaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin (Avrupa kavramlarıyla düşünüldüğünde) böyle bir sorunu çoğunlukla yoktur. Çünkü Amerika’da her çeşit millet vardır ama bunlar daha ziyade göçmen olarak sonradan gelmişlerdir, yerlileri de Amerika zaten halletmiştir… Yani onların milli azınlıkları soykırıma uğramıştır. Amerika kıtasında sadece Amerika Birleşik Devletlerinde değil, Amerika kıtasının diğer yerlerinde de benzeri uygulamalar olmuştur. Ve o eskiden beri var olan topluluklar anlamında milli azınlık kavramı Amerika kıtasında çok revaçta değildir ama Avrupa kıtasında tabidir ki imparatorluklardan ulus devletlere geçilirken etnik temel bazında yapılar oluşturulmadığı için devletlerin vatandaşları arasında farklı diller, farklı dinler, farklı etnisiteler olmuştur. Dolayısıyla bunun bir takım hukuksal düzenlemelere tabi tutulduğunu ve Avrupa bazında bir takım anlaşmaların hazırlandığını görüyoruz. Bu anlaşmalar baştan sona bütün maddeleri kabul edilmesi gereken anlaşmalar değildir. Ülkelerin şartlarına göre bir takım esneklikler tanınmıştır.
Türkiye zaten bu anlaşmalarda öngörülen hususlardan birçoğunu, şu anda o anlaşmaları imzalamamakla birlikte, tanımıştır. Dolayısıyla ana dilin okutulması farklı bir kavramdır, ana dilde eğitim yapılması yani eğitimin tamamen ana dilde yapılması farklı bir kavramdır. Ve bu ikisi arasında da çeşitli kombinasyonlar da olabilir. Yani burası teknik bir alandır ve bu alanda ak ve kara yoktur, bir takım gri alanlar da mevcuttur. Ama gelinen şu noktada asgari insan hakları bağlamında ülkemizde her ülkede mevcut olan bir takım etnik zenginliklerin bilimsel anlamda incelenip geliştirilmesi elbette ülkemiz açısından bir gereklilik, bir zenginlik olarak kabul edilmelidir. Bunu folklorik zenginlik olarak nitelersiniz, demokratik zenginlik olarak nitelerisiniz, ne olarak nitelerseniz niteleyiniz, böyle algılanmalıdır. Ama bunun hiçbir şekilde yeni bir etnisiteye dayalı bir ulus inşası programına alet edilmeyecek bir yapıda oluşturulması ve tamamen bireysel insan hakları bazında bir özgürlük olarak düşünülmesi gerekir. Aksi takdirde, böyle yapmadığımız zaman insan haklarına da aykırı bir sonuca da yol açmış oluruz. Çünkü o zaman belli bir etnisiteye mensup olan insanı o etnisitenin kuralları içersinde kalmaya mahkûm etmiş ve onun kendisini geliştirmesinin önünü de kapatmış oluruz. O yüzden yapılacak olan Anayasa tartışmalarında bu dil konusunun böyle bir arka planının olduğuna işaret edelim. Özetle, karşılaşacağımız ikinci tartışmalı konu da bu olacaktır.
Konuşmayı aşağıdan izleyebilirsiniz.
5. BAŞKANLIK SİSTEMİ
Konuşma Dökümü
Yeni Anayasa Tartışmalarında siyasal bakımdan karşılaşacağımız en önemli sorun ise Türkiye’nin siyasal sisteminin ne olacağı meselesi gibi gözükmektedir.
Dünyadaki siyasal sistemleri şöyle sınıflandırabiliriz.
Bir defa siyasal sistemleri öncelikle kuvvetler ayrımına yer verip vermemesine göre öncelikle sınıflandırabiliriz: Kuvvetler ayrımına yer veren sistemler-kuvvetler birliği esasına dayanan sistemler. Kuvvetler birliği esasına dayanan sistemler de belli bir monarkın yönetiminde olan sistemler veya kolejyal sistem dediğimiz yani Türkçede meclis hükümeti sistemi dediğimiz ikili bir yapı.
Kuvvetler ayrılığı dediğimiz sistem de iki ana yapıya ayrılır
Birinci ana yapı Kuvvetlerin yumuşak ayrımı esasına dayalı Parlamenter rejim. Diğeri ise, kuvvetlerin kesin ve sert ayrımı esasına dayanan başkanlık rejimi dediğimiz bir yapıdır. Bir de ikisinin arasında Fransız icadı olan yarı başkanlık rejiminden söz edilebilir.
Her ülkenin kendi siyasal kültürü önemlidir. Bir sistem belli bir siyasal kültür içerisinde olumlu bir netice verebilir ama aynı sistem farklı bir siyasi kültürde çok farklı siyasi netice verebilir.
Nitekim özellikle başkanlık sisteminin Birleşik Devletlerdeki sorunsuz sayılabilecek şekilde işlemesine karşın, dünyanın geri kalan kısmı ve özellikle Güney Amerika ülkelerinde diktatörlükler şekline dönüşmüş olması dikkate değer. Hata bu yüzden Amerikan başkanlık sisteminden ayırmak için buradakilere “başkancı rejimler” dendiğini biliyoruz. Bu, aynı sistemin farklı siyasal kültürlerde farklı sonuçlara yol açmasına verilebilecek belki de en güzel ve en çarpıcı örmektir.
Parlamenter rejimle başkanlık rejimi arasındaki en önemli fark parlamenter rejimde kuvvetler arasındaki – yasama ve yürütme arasındaki – ayrım pek yumuşaktır, hatta bazen bu ayrım neredeyse ortadan kalkmaktadır. Özellikle güçlü sayısal çoğunluğa dayalı iktidarlar döneminde yürütmenin hâkimi olan siyasal aktörler aynı zamanda yasamanın da hâkimidir. Şu anda Türkiye’de yaşanılan sorun da budur. Ve bu sistemde yürütmenin konumu şudur: Yürütme, bu sistemde zaten yasamanın içinden çıkmaktadır.
Başkanlık rejimininse en önemli özelliği yürütme ve yasamanın ayrı ayrı halkoyundan doğrudan doğruya çıkmalarıdır. Ve dolayısıyla her ikisi de doğrudan doğruya halkoyuna dayandığından, biri diğerine herhangi bir şekilde üstünlük sağlayamaz, sağlaması da söz konusu değildir. Eğer bir ülkede siyasal uzlaşma kültürü yoksa başkanlık sisteminin hiç işlemesi mümkün değildir. Ya rejim tıkanacaktır ya da başkanın diktatörlüğüne dönüşecektir. Bunun ikisinin ortası yoktur.
Bu sistemde yürütme organının başı olan başkan doğrudan doğruya halkoyu tarafından seçilmiştir ve yürütme organında yasama organına mensup üyelerin görev alması söz konusu değildir Başkanlık rejiminde. Dolayısıyla başkan bizim Bakan diye bildiğimiz kişileri kendisi hariçten seçer. Şu şartla ki, hepsi parlamento dışından seçilecektir. Kuvvetler ayrılığı prensibi, Yasama Meclisinin yürütme organına üye vermesine müsaade etmemektedir. Teorik olarak, bir Parlamento üyesi Bakanlık görevini kabul ederse, bu sistemde Parlamentodaki görevinden ayrılmak durumundadır. Yani Parlamento üyeliği ile yürütme organı üyeliği bağdaşmaz görevlerdir.
Halbuki parlamenter rejimde Başbakan ve hatta Cumhurbaşkanı da dahil kural olarak parlamento içinden çıkmaktadır veya en azından parlamento tarafından seçilmektedir.
Ayrıca yürütme organının diğer üyeleri de kural olarak yine Parlamentonun içinden seçilmektedir. Görüldüğü üzere tamamen birbirinden farklı iki sistem söz konusudur.
Yarı başkanlık sistemi dediğimiz Fransa da ise cumhurbaşkanı doğrudan halkoyuyla seçilmektedir ki, son dönemde bizde de aynı düzenleme yapılmıştır. Henüz Doğrudan cumhurbaşkanı seçmedik ama anayasamız o şekilde oluşturulmuştur. Ve yarı başkanlık olarak adlandırılan sistemde başkanın birtakım üstün yetkileri söz konusudur. Parlamenter rejimleri aşan birtakım yetkileri söz konusudur. Parlamenter rejimdeki devlet başkanı yani cumhurbaşkanını aşan birtakım yetkileri söz konusudur. O yüzden Türkiye deki siyasal rejimin bir yarı başkanlık rejimi olup olmadığı 82 anayasası dönemi boyunca hep tartışılmıştır. Ama cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden sonra zaten bu tartışmalar daha bir anlam kazanacaktır.
Siyasal sistemi değiştirirsek asıl hedeften sapmış olur muyuz, olmaz mıyız? bütün mesele budur.
Asıl hedefimiz neydi bizim. Hukuk devletini sağlamak, yani sıradan insanların hukuk güvenliğini sağlamak.
Başkanlık rejimi gibi bir rejim Türkiye’de işleyebilir mi? Türkiye’nin yakın siyasal geçmişine baktığımızda şunu araştırmamız gerekiyor. Türkiye’de bir siyasal uzlaşma kültürü var mı veya yeterli bir siyasal uzlaşma kültürü var mı? Eğer buna “evet” diye cevap verebilmekte isek, siyasal sistem tercihi çok önemli olmayabilir.
Türkiye’nin Siyasal kültüründe siyasal uzlaşma kültürünün makul bir seviyede olduğunu söyleyebilmemiz mümkün değildir. Bunun yakın ve uzak geçmişimizde olumlu sayabileceğimiz neredeyse hiçbir örneği yoktur. Ama aksi örnekler bir çırpıda ve çok sayıda akla gelebilir.
Dolayısıyla Başkanlık rejimine Türkiye’yi sürükleyecek olursak, Başkan ile parlamentonun aynı siyasal kulvarda yer aldığı durumda, ülkede açıkça ve sadece diktatörlüğe yol açmış oluruz. Veya aksi durumda, yani başkanla parlamento farklı siyasal eğilimlere sahip olursa bu takdirde sistemin işlemeyeceği, tıkanacağı bir noktaya sürüklemiş oluruz ülkeyi. Dolayısıyla başkanlık rejiminin dünyadaki diğer ülke uygulamaları dikkate alındığında ABD dışında hiçbir yerde düzgün işlemediğini, Türkiye’ye uygun olmadığını, insan haklarının böyle bir rejimde çok ağır tehdit altına alınacağını öngörmek kâhinlik olmayacaktır. Parlamenter rejimde bile kuvvetler birliğine dönüşme eğilimi gösteren siyasal sistemimiz, başkanlık rejiminin tercih edilmesi halinde tam bir kuvvetler birliğine-kuvvetlerin yürütmede yani Başkanda birleşmesine- yol açacaktır. Bu, diktatörlük diye adlandırılan rejimin adıdır zaten. Bu nedenle, Başkanlık rejiminin Türkiye açısından doğru bir çözüm olacağını düşünmüyorum.
Peki, parlamenter rejimin sorunları yok mudur? Elbette vardır ve çoktur.
Özellikle yasama-yürütme ayrımı parlamenter rejimde dahi çoğu kez anlamsız kalabilmektedir. Ama rejimi dengeleyecek bir şey vardır: Sistemin hukuka uygun şekilde işletilmesini sağlayacak bir imkân vardır. O da nedir? Yargı bağımsızlığı… Yargıyı bağımsız yapmazsanız, yargıya siyasi müdahale kanallarını anayasa ve yasada açık tutarsanız zaten adına başkanlık sistemi deseniz de demeseniz de rejiminiz fiilen diktatörlük olur. Yani parlamenter sistem içinde de diktatörlük pekâlâ kurulabilir.
Öte yandan, Başkanlık rejiminin çok önemli bir diğer sakıncası da şudur
ABD de başkanlık rejimi nasıl işlemektedir. Orada çift meclis var. “Ne var canım, biz de çift meclis yapalım” diyebilirsiniz. Nitekim yapmışız da. Ancak dünyada çift meclis uygulayan ülkelerde çift meclisin dayandığı siyasal ve sosyolojik temeller vardır. Mesela İngiltere’de soylular vardır. ABD de Devletler(eyaletler) vardır vs.
Sizin ülkenizin bir aristokrasi geçmişi var mı? Yok. Karabudun’dan halklarız biz, böyle bir ikinci meclis oluşmasının bir sosyolojik alt yapısı yoktur bizde. Ne baronlarımız vardır, ne Kontlarımız vs. Başka ne yok? Siyasal alt yapı var mı? Hayır, bu da yok. Üniter bir Devlette çift meclisin böyle bir siyasal alt yapısı olamaz zaten.
ABD de siyasal alt yapı vardır. ABD onlarca devletten oluşur. Parlamentosunda buna dayalı olarak Temsilciler Meclisi ve Senato vardır. Senato her devletin eşit temsili esasına dayanır. İkişer üyeden oluşur, yüz üyelidir ve elli federe devlet orada eşit olarak temsil edilir. Temsilciler meclisi ise nüfus esasına dayalı olarak demokratik temsil esasına dayanır. Dolayısıyla orada kendi içerisinde bir denge kurmuştur sistem. O zaman aklımıza hemen şunu getirelim. Öyle ise biz de önce ABD gibi siyasal alt yapımızı oluşturalım: Yani ülkemizi federe devletlere ayırıp, ona dayalı olaraktan senato benzeri meclisimizi kuralım, böylece bizde de çift meclis olsun mu demek istiyoruz Başkanlık sisteminden söz ederken.
Dünyada Üniter bir yapıdan federatif bir yapıya geçiş söz konusu değildir. Üniter bir yapıyı ayırdığın zaman da bunun sonucu tamamen parçalanmadır, onun hızını durduramazsınız. Hatta federasyondan da ayrılma söz konusudur. Nitekim bizim çocukluğumuzda hep Çekoslovakya diye bir ülke vardı. Şimdi var mı böyle bir ülke. Yugoslavya’nın ne insanlık trajedileri ile tuz-buz olduğunu gördük yakın geçmişte.
Siyasi yapılar akılla, daha doğrusu soyut düşünceyle ortaya çıkmazlar: tarihi ve sosyolojik süreçle ortaya çıkarlar. Öyle bir takım matematik mühendisliğiyle, toplum mühendisliğiyle, anayasa mühendisliğiyle bunlar olmaz. Mahalli idareler konusu, idari yerinden yönetim konusu çok geliştirilebilir, günün ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilebilir. Ama bunun bir siyasal yerinden yönetime dönüşmesi, federe devlet yapısına evrilmesi kabul edilemez. Türkiye, üniter yapısını muhafaza etmek zorundadır.
Ve Hukukumuzdaki ve daha doğrusu Avrupa hukukundaki ve bizim hukukumuza belli ölçüde yansımış olan azınlık hakları vs konuların uygulanmaları da, işte mahalli idareler çerçevesinde siyasal sistem içerisinde düzenlenebilir. Tabii ki iyi bir denetimle, sistemler toplumun farklı kesimlerinin devlete ve siyasal sisteme aidiyet duygusu taşımalarına dolayısıyla devlet faaliyetlerin geniş halk kitlelerinde meşru görülmesinin aracı olarak da kullanılabilir. Bunlar yönetim teknikleridir. Elbette ki bunlar yapılabilir, günün şartlarına göre ayarlanabilir ama siyasi yerinden yönetim konusu oldukça tehlikeli ve riskli bir konudur. Başkanlık sistemi konusunun sadece bir “a” ve “b” şıkları arasında tercihten ibaret olmadığını, çok büyük yan etkileri olabilecek farklı bir tartışma konusu olduğunu böylece vurgulamış olduk.
Görüldüğü üzere, Anayasa tartışmaları, bizim de yeni bir Anayasamız olsun; askerlerin yaptığı anayasadan kurtulalım, bir sivil Anayasa yapalım gibi salt sloganlarla girişilebilecek, hele de bu kavramlarla üstesinden gelinebilecek bir konu değildir. Bu sürece girildiğinde, ülke bütünlüğünden bireysel haklara kadar bütün hassas konuların temelden etkilenebileceği sonuçların doğabileceği yaptığımız izahlardan anlaşılmış olmalıdır. Anayasa yapım sürecine girilirse, buradaki parametrelerimiz; ülke bütünlüğü ve temel haklar güvenliğinden ödün vermemek olmalıdır. Ülke bütünlüğü, Avrupa Hukukunda gelişen azınlık haklarının, yurttaşların siyasal sisteme eklemlenmesini sağlayacak formüllerle üniter yapı içerisine monte edilmesi sağlanmak suretiyle modern bir anlayışla sürdürülebilmelidir. İnsan hakları, güçler ayrımının ve özellikle de yargını siyasal aygıtlardan, yasama ve özellikle de yürütmeden bağımsızlığı sağlanarak korunabilir. Demokratik meşruiyet vs. yaldızlı sözlerin arkasına sığınıp Siyasetin yargıya müdahale kanallarının açık tutulduğu bir siyasal rejimde temel haklar güvenliğinin sağlanması söz konusu olamaz.
Konuşmayı aşağıdan izleyebilirsiniz.